22 Mar
22Mar

 “..son ümidim de bitti, kuş gibi uçtu gitti."
“Allah kahretsin! Yine Cuma günü gelivermiş.”

Yavaşça kalktı yataktan, sırılsıklam olmuştu bedeni. Rüya görmüştü, hatta kâbus demek  daha da doğru olabilirdi. Islak atletini, yapış yapış olmuş bedeninden zor sıyırıp çıkardı. Kollarını kaldırmak inanılmaz zorlamış ve yormuştu, soluk soluğa kaldı. Banyoya gitti, yüzünü yıkadı. Aynaya bakmamaya gayret sarf ederek, yarı ıslak, kötü kokmaya başlamış lacivert havluya yüzünü sildi. Elleri yanaklarına dokunduğundan günlerdir traş olmadığını da anımsadı. “Boş ver !!” dedi yüksek sesle. Havluyu kirli çamaşır sepetine attı. Sepet neredeyse tamamen dolmuştu, çok da kötü kokuyordu. Hemen unutmadan yazmalıydı. Şerefsiz arkadaşı Semih öyle demişti. “Gidişatın hiç hoşuma gitmiyor moruk, yaz hep gördüklerini sonra gel bana tamam mı?

Yolcu musun, bunadın mı ben sana söylerim.”Evet, şerefsiz Semih aslında yaşıttı kendisiyle ama o tıbbiyeye girmişti hasbel kader, kendisi ise Edebiyat fakültesine. Semih zengin olmak istiyordu, oldu da, o ise yazar. Onun arzuladığı hayat ona üç eş, dört çocuk, bir sürü sevgili, ekonomik yönden muhteşem bir gelecek vermişti. Ödemek zorunda kaldığı nafakalara aldırmıyordu bile. Kendisine ise başarısız ve satmayan birkaç kitap ve pek çok aşık oluş ile terk ediliş sunulmuştu. Şimdi ise berbat bir emekli maaşı ile anadan kalma bir evde hâlâ yazmaya uğraşıyordu. Semih ile hiç kopmamışlardı. “Bir hafta yeter, çok uzatma sapık ihtiyar, bakalım neler görüyorsun?” Her zaman böyle dibine kadar zorlar, kızdırır ve onu zıvanadan çıkarıp küfür etmesini sağlar, sonra da keyifli bir kahkaha atardı. Bu defa öyle olmadı, gerçekten endişeli idi. Faruk bu nedenle küfür etmeyip sessizce, sadece başıyla “tamam” dedi.

İşte bu gün başlayacaktı rüyalarını yazmaya.. Su ısıtıp sallama bir çay yaptı kendine, bir dilim ekmek ısıtıp üzerine bir parça kaşar koydu. Sallama çaydan da,tost haline gelmemiş bu ekmek peynir ikilisinden de nefret ediyordu. Mutfak masasının üzerine bıraktı hepsini. Kâğıt kalemi çıkardı çekmeceden ve oturdu masa başına. Çaydan bir yudum aldı. Soğumaya başlamıştı bile kötü çay.

***

Gözlerini açmıştı aniden ve masanın üzerinde duran akvaryumdaki (oysa hiç akvaryumu ya da başka bir canlısı olmamıştı evinde) bütün balıklar ölmüş, suyun üzerinde yan yatıyorlardı. Saymadı ama sekiz, on balık vardı sanki. Oysa su pırıl pırıldı ve havalandırması çalışıyordu. Suyun dibindeki süslü plastik bitkiler, yapay taşlar, deniz kabukları tertemiz görünüyordu. Birden içi yanmaya, kol ve bacaklarında dayanılmaz ağrılar duymaya başladı. Boğuluyordu ama havasızlıktan mı, sudan mı, boğazına kaçan bir büyük lokmadan mı anlayamıyordu. Korkuyla sıçradı, ağzının üzerinde, iki koluyla sıkıca bastırdığı bir yastık vardı.

“Yani ben kendimi öldürmeye mi çalışıyorum?”

Yazdı bu korkunç rüyanın hepsini, bir taraftan da anlam vermeye uğraşıyordu ama nafile. Çayı içti, ekmeği yedi.

Artık bir hafta filan beklemeye niyeti yoktu. Sabah erkenden aradı Semih’i, acil görüşmek istedi. Semih de henüz hastaneye gitmediğini geçerken uğrayacağını söyledi. Doğru ya bu gün cumartesiydi, Semih öylesine uğrardı, hastalarını görmeye. Hepsi de çok severdi onu. Tatlı dilli, sevimli, güven veren güzel bir adamdı doğrusu.

Yarım saat bile geçmemişti ki kapının zili çaldı. “Kim o?” demeden açtı girişi. Asansörün sesi ile hemen kapısını da açtı. O, şirin ve güzel yüzü ile karşısındaydı Semih.

“Ne oldu yahu, hasta mısın, aşık mı oldun yine?”

“Saçmalama ne aşık olması, korkunç şeyler gördüm.”

Yazdıklarını okumaktan vazgeçip, elinde kâğıt, her detayı ile anlattı rüyasını.

Semih dikkatle dinledi dostunu, çok ciddi bir ifade ile, sonra da:

“Bak şimdi, ben sana ne dersem sorgu sual etmeden kabul edeceksin. Anlaştık mı?”

“Anlaştık, çok mu kötüyüm hemen hastahaneye mi yatıracaksın?”

“Soru yok demedim mi?” Hemen telefonu aldı, ayağa kalktı.Bir iki yeri aramam gerek deyip, balkona çıktı.

Faruk oturduğu yere daha da çökmüş, arkasına umutsuzca yaslanıp, başını geriye atmıştı. İçinden de yeter artık ne olacaksa olsun diye söyleniyordu. Birden her tarafı kaşınıyor gibi geldi, en çok da apış arası. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu birden Semih içeri döndü. Gülümsüyordu.

“Haydi bakalım doğru banyoya, yıkan traş ol ben sana giyecek bir şeyler ayarlarım. Çabuk, çabuk vaktimiz az. Yıkan dediysem, kendini suyun altından geçirme pis herif temizlen, anladın mı leş gibi kokuyorsun. T e m i z l e n anladın mı? O kaşıdığın yerleri de..” diye bağıra çağıra tekrarladı, söylediklerini.

“Yedek anahtarlarını ben alıyorum, bilgin olsun.” Ne yapacaksın anahtarları, bile diyemedi.

Uslu bir çocuk gibi yerinden kalktı ve banyoya girdi. Aradan uzunca bir zaman geçti, belki de bir saat. Banyo aynası buhardan hiçbir şeyi göstermez olmuştu, sepetten aldığı bir kirli ile sildi camı. Hayretten gözleri açıldı, adeta rengi açılmıştı, kumral, ela gözlü hoş bir adam vardı aynada. Çok uzun zamandır göremediği ve bazı kadınların çok beğendiği çene çukuru da ortaya çıkmıştı. Gülümsedi, Vay be Faruk! Sen neymişsin? Niye kendinden bu kadar vazgeçtiğini düşünürken banyo kapısının sertçe vurulduğunu duydu; “Haydi oğlum ne yapıyorsun, damat traşı mı bu?” Bornozu gözüne kirli göründüğünden, kocaman temiz bir plaj havlusuna sarındı, çıktı.

Evin içinde bir telaş, bir temiz hava ve deterjan kokusu vardı. Semih’in telefonlarından biri de Havva Hanım'ı çağırmak içindi anlaşılan. Havva çakır gözlü, tombulca, güçlü kuvvetli bir kadındı. Yıllardır Semih’in hayatından çıkaramadığı tek dişiydi. Onu sadece bu kadın azarlardı, küçük bir çocuk gibi. Banyodan çıkan Faruk’a da ters ters baktı.

“Çöp eve döndürmüşsün Faruk Bey, aferin sana!”

Faruk başı önünde sessizce odasına girdi, arkasından Semih de geldi. “Sus, sakın sesini çıkarma. Fırça atmazsa çalışamaz.” Kıs kıs gülmeye başladı. “Semih, nasıl çekiyorsun bu kadını yahu?”Bu def a yüksek sesle bir kahkaha patlatıp, fısıldadı; “Deli misin, o benim vazgeçemediğim tek insan. Allah uzun ömürler versin. Haydi çabuk toparlan az sonra çıkıyoruz.”

Saçlarını tararken “Nereye oğlum?” demek istedi. Hemen aldı cevabını “Kapa çeneni, ben sana soru sormak yok demedim mi?” Yıllardır giymediği kemik rengi keten pantolonu ve gömleği ütülenmiş yatağın üzerinde yatıyordu. Yanında tertemiz iç çamaşırları ile. Gülerek; “Çorap unutmuşsun anneciğim.” Diyordu ki önüne gerçek deri makosen bir çift ayakkabı atıldı. “Bunlar çorapsız giyilecek kıro!”

Havva Hanım'ı evde öfke ile çalışırken bırakıp, sessizce çıktılar. Çıkarken, girişteki boy aynasına baktı Faruk ve uzun zamandır görmediği bir adam gördü. Gülümsedi.

“Erken bir akşam yemeği yiyeceğiz oğlum. Bir tanesini benim de tanımadığım, iki hoş hanımla. Sonrası, Allah kerim. Bunu da beceremezsen, sana bir kedi alırız olur biter.”

Urla İskelesi'nde, deniz kenarında, kusursuz hazırlanmış, mümkün olduğunca kalabalıktan uzak bir masaya oturdular. Belli ki burada çalışanların hepsi tanıyordu Semih’i kapıda karşılandılar. “Masanız hazır efendim.” diyerek. Faruk otururken bir an yan masadaki orta yaşlı bir hanımla göz göze geldi. Çok güzel gözlü bir kadındı. Sadece gözlerine bakabilmişti. Kadın da zarif bir hareketle çabucak gözlerini karşısında oturan hanıma çevirmişti hemen. Semih sabırsızlıkla girişi gözlüyordu. Bunu fırsat bilen Faruk yan masaya tekrar baktı. Evet, kadın cami yıkılmış ama mihrap yerinde denilen kadınlardandı. Hâlâ beli olan, kaşları ve yüzü yapay olmayan tertemiz görünüşlü bir hanımdı. Yüzündeki kırışıklıklar onu yaşlı göstermek yerine anlam katmıştı görünüşüne. Arkadaşını ilgiyle dinliyor, arada bir gülümseyip bardağından bir yudum alıyordu. Anlaşılan onlar da yeni gelmişlerdi. Masalarında sadece başlangıçlar vardı. Bir kez daha göz göze geldiler fakat Semih’in ayağa fırlayıp “Geldiler!” demesiyle, Faruk’un kafasındaki harika görüntü kaybolup, kulaklarındaki müzik aniden kesildi. İkisi birlikte ayağa kalktılar.

Kadınların ikisi de son derece bakımlı, şık ve kırklı yaşların biraz sonlarındaydılar. Eşarplarından takılarına kadar son derece özenliydiler. Semih’in tanımadığını söylediği hanımı da, tanıdığı şen kahkahalı hanım, tanıttı ikisine de. Rüya Hanım, İngilizce öğretmeni. Sevgi Hanım yeni emekli olmuş banka müdürü. Anlaşılan Rüya Hanıma Faruk’un edebiyat öğretmenliği ve yazarlığı abartılarak anlatılmış. Kadın bol rimelli kirpiklerini açıp kapatıp, küçük gözlerini büyük göstererek, çok nazik bir merak ile sorular soruyordu. Sevgi hanım ise yakınlıklarından aldığı güç ile bedenini Semih’e dönmüş, masada konuşulanları izliyormuş gibi yapıyordu. Siparişler geldi, içkiler yudumlanmaya başlandı, tanışmaların şerefine daha pek çok şeye. Faruk fırsat buldukça yan masaya göz atıyor ve iki hanımın sessizce süren sohbetini izliyordu. Özellikle içkiler geldikten bir süre sonra Sevgi hanımın berrak ve güzel kahkahaları tüm gözlerin onların masasına dönmesine neden oluyordu. Balık eti, oldukça hoş ve kendisiyle barışık bir kadındı.

İngilizce öğretmeni ise biraz endişeli, huzursuz ve pek de mutlu değildi. Faruk bu tespiti yaptıktan sonra rahatladı, çünkü Rüya Hanım'ın gözleri çok sık Semih’i süzüyordu. Bu nedenle artık kimseyi inciteceğini düşünmeden rahatça hem masadaki sohbete katılıp hem de yan masayı gözlüyordu. Akşamın mis kokulu esintisi sanki civardaki çiçeklerin, salatadaki taze yeşilliklerin ve rakının kokusunu da yanına alıp, ortalığı şenlendiriyordu. “Yoksa bana mı öyle geliyor” diye düşünüyordu ki garsonun, ilgilendiği yan masadaki hanımın bardağına rakı doldurduğunu fark etti. Kadın miktarı dikkatle takip edip, teşekkür etti. Su ilave ettirmedi. Evet, nihayet kendisi gibi susuz rakı içen bir kadın. Artık ilgisi ikiye katlanmıştı.

Bir ara Semih’in masanın altından sert bir ayak uyarısı ile kendine geldi.

İlgisini tekrar masaya vermeye çalıştı. Bu arada masada bazı şeylerin de değiştiğini fark etti. Sevgi Hanım artık kahkaha atmıyor, başı önünde balığı ve içkisiyle oyalanıp etrafa bakınıyordu. Bu sessiz kabulleniş Semih ve İngilizce öğretmenine cesaret vermiş ve rahatlatmıştı. Son derece keyifli bir sohbete dalmışlardı. Güneşin o güzelim renkleriyle denize gömülmesinin ardından masalardaki mumlar yakıldı. Bu romantik ortam ve çalan müziğin giderek klasikleşmesi, sessizliği ve bakışmaları çoğalttı. Nihayet Sevgi Hanım, gülümseyen ve her şeyin farkındayım edalı bir yüzle çantasını alıp, ayağa kalktı. “Gençler bana müsaade, çok geç oldu, köpeklerim hasretle beni bekler. Size iyi eğlenceler. Semih’ciğim her şey için teşekkürler, Rüya’cığım sana emanet.”

İsteksiz de olsa bir takım itirazlar işitildi hafiften, ama hepsi ayağa kalkıp, Sevgi Hanımı nazikçe uğurladılar. O uzaklaşır uzaklaşmaz Semih, Faruk’un gözlerinin içine baktı. Orada gördüğü umursamaz ifadeden sonra rahatladı. On, onbeş dakika sonra Rüya’ya döndü; “Daha sakin bir yere gitmek ister misiniz, kahve ve tatlı için?” diye sordu. Kadın bir an Faruk’a baktı, fakat “Elbette, lütfen keyfinize bakın çok sevindim tanıdığıma” diyerek ayağa kalkması, Rüya’nın minik gözlerinin parlamasına neden oldu. Semih ayrılırken Faruk’a sokulup; “Hesabı hallettim, sen rahatına bak. Nasreddin Hoca gibi oldu, işi kendime bağladım, kusura bakma. Sana borçluyum.” deyip yanağından öptü. Yeni bir oyuncağa kavuşmuş, küçücük bir oğlan çocuğu gibi neredeyse sevinçten zıplamaya başlayacaktı. Kadını kolundan tutup arabaya doğru nazikçe sürükledi. İşte nihayet masa komşuları ile Faruk baş başa kalmışlardı. Yerine oturdu, rakısından bir yudum aldı ve başını gizemli hanıma doğru çevirdi. Hanımların ikisi de yoktu, garsonun biri masayı temizliyordu. “Ne oldu?” dermiş gibi baktı sevimli gence. Oğlan hemen anladı durumu gülümsedi; “Abi mavi Volvo, EF 075, atla arabana, hemen yakalarsın, hanımlar hızlı gitmez. Çeşmealtı yönüne döndüler.”

Araba mı? Atlamak mı? Yerine çöktü adeta. Bu gece nasıl bir rüya görecekti acaba? “Oğlum bana acil, bir tek, yolluk getir bakayım.” Bacaklarını uzatıp, denize döndü yüzünü. Nedense keyifliydi. Başını gökyüzüne kaldırdı. Yıldızlar çok yakındaydı ya da ona öyle geldi. Bir kedi sahibi olma fikri de pek kötü sayılmazdı. Ama bu plâka da aklına takılmıştı doğrusu.





Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.