01 Dec
01Dec

Görünmez parmaklıkların ardında yaşananlara bir son verip de bütün gözlerden ve sözlerden uzak bu memlekete geldiğinde istediği tek şey yazmaktı. Sadece yazmak… Ama buraya vardığında anladı ki yazmak için önce yaşamak gerekiyordu. Yaşamak için de hayatla asgari müşterekte buluşmak… Yemek, içmek ve yürüyüş yapmak haricinde burada yapılması gerekenler vardı. Ve bu zorunlu eylemler listesini hazırlaması sadece iki saatini almıştı. Tespit, plan ve uygulama onun en iyi yaptığı şeydi…

Kahve kokusunun ve klavye seslerinin doldurduğu mutfakta yaşamayı seçmişti. Soba oradaydı çünkü. Koltuğunu da oraya koydurtmuştu. Eskiden babaannesinin yatak odası olan odanın da duvarını kırdıracak, o alanı da mutfağa dahil ettirecekti. Ama kararsızdı şimdilik. O kısmı çalışma alanı da yapabilirdi ya da radikal bir karar alıp mutfak tezgahını ve lavaboyu o tarafa taşıyabilirdi. O zaman bu kat daha derli toplu görünür, üst katı kullanma ihtiyacı ortadan kalkardı. Belki üst katı, komple pansiyona çevirirdi daha sonra. Gerçi insanlardan kaçmak için geldiği bu yerde, kendinden başkasını görmeye tahammül eder miydi henüz bilmiyordu. Zaman gösterecekti bunu. Tüm eski düşüncelerini, fikirlerini, önyargılarını da geride bırakıp gelmişti sonuçta buralara. “Her şey olacağına varsın.” düsturuyla teslimdeydi yeni hayatına. Yapacak çok iş vardı. Yazmak için kullanacağı bu tahta masanın sallanan bacağıyla ilgilenmeliydi mesela. Şimdilik bir kâğıt parçası sıkıştırarak sallanmasını engellediği masada duran bilgisayarına döndü ve yazmaya devam etti. Gün biraz daha aydınlandığında dışarı çıkıp bahçedeki döküntülerden kurtulmaya karar verdi. Henüz buradaki ikinci günüydü ama düzensiz yaşayamazdı ve hızlıca bir program yapmıştı. Şimdilik yazma işini sadece dinlenme saatlerinde yapacaktı. Diğer saatlerdeyse ırgat gibi çalışıp bu harabeyi yaşanır hale getirecekti. Yazmak… Evet, artık biraz yazmalıydı.

Sabah işine vaktinde varabilmesi için çok erken saatte uyanmalıydı. Oysa gece oldukça geç bir saatte uyumuştu. Yatağa girmeden önce yapmak zorunda olduğu onca şeyin, onu nasıl da esir aldığını düşünürken sızıvermişti üstelik. Sızmayı da hiç sevmezdi ya neyse… Uykuya geçmeden önce rüyaları için küçük bir hazırlık yapmayı seviyordu. Bunu yapmak ona hep iyi hissettiriyordu. En sevdiği yönüydü bu, sınırsız hayal gücü… Ama böyle sızınca kullanamıyordu. Hayatta kalmaktan çok daha mühim bir meseleydi onun için bunu yapmak. Hayatta kılmak uğruna istediklerini önce hayal edip sonra rüyasında deneyimlemek ve beğenirse de peşine düşerek hepsini gerçekleştirmek... 

Bazen hiç uğraşması gerekmeden gerçekleştiği olurdu hayallerinin ve şanslı sayardı bu yüzden kendini. Bazen de uğraşır, didinir ama olduramazdı hiçbirini. Yine de vazgeçmezdi her gece denemekten. Bu deneme yanılmaları uzadı mıydı sabahında aymak, işte bu sabah olduğu gibi eziyete dönerdi.

...

Saatin alarmı için böylesine sinir bozucu bir ses seçmiş olmasına inanamıyordu. Güne bu kadar kötü bir sesle uyanmayı kim isterdi ki. Bu çok acımasızcaydı ancak farklı bir seçeneği de yoktu uyandırmak için kendini. Güzel sesler rüyalarına eşlik ettiğinde çok sert sonuçları oluyordu. Çünkü her seferinde işine geç kalıyordu. Zır zır öten telefona söylene söylene doğruldu sıcacık yatağından. Onu sarıp sarmalayan yumuşacık örtülerden koparcasına ayrılmaktan hoşlanmasa da çıktı o duygudan. 

Bu sabah da her sabah olduğu gibi, bir gün bu yataktan böylesine isteksiz çıkmasına engel olacak ya da bu denli erken saatte çıkmamasını sağlayacak güzel sebeplere sahip olacağını aklından geçirerek fırladı yatağından. Ve aynı hızla yatak odasından çıkarak kahve için su ısıtıcısının düğmesine bastı mutfakta. Vitaminleri için bardağına su doldurup duş sonrası için bir fincan yeşil çay demledi, kahveden vazgeçerek. Bir dilim limon çıkardı buzluktan ve limonun sıcak suda gevşemesini izledi bir süre. Sonra ilaçlarını attı ağzına ve koca bir bardak su içti. Ve duşa girdi. Ilık suyla hızlıca yıkandıktan sonra babaannesinin nasihatini yerine getirdi, çığlıklar eşliğinde. 

Yaz da olsa kış da olsa duştan çıkmadan hemen önce buz gibi suyun altında en az 30 saniye kalmaya çabalıyordu. Her mevsim titrese de yapardı bunu. Bornoza sarındığında kendine gelmiş olurdu ama titremesi sürerdi bir vakit daha. Mutfak tezgahında ılıttığı yeşil çayını içerken, bir yandan da üzerine giymek için kıyafet seçme tantanasını başlattı dolabın karşısında dikilip. Onu mu giysem, bunu mu giysem soruları en sevmediklerindendi. Hep aynı renk ve şekilde üç beş kıyafet alıp, onları giyerek bu seçim karmaşasından kurtulmayı dilerdi hep ama bir türlü başaramazdı. Bir parmaklıktı bu durum onun için. 

Ayakkabılar da aynı karmaşanın elemanlarıydılar. Elbisenin altına topuklu giyme zorunluluğu denen şeyi kim kurallaştırmıştı? Spor ayakkabısını giyse ne olabilirdi ki? Kot pantolon üzerine penye bir atlet, altına incecik ve yüksek topuklular nasıl ki çok şık oluyordu, ipek kumaşlı bir elbisenin altına spor pabuç kullandığında şaşkın bakışlar neyin nesi oluyordu? Bu düşünceleri, bir sıra daha parmaklık yaratmıştı etrafında.

Aman, neyse ne... Kimseye hesap veresi yoktu bugün. Siyah ipek ve pamuk karışımdan pantolonlu bir takım elbisenin içine şeffaf, yakası açık ipek bir bluz giydi ve bağcıklarını saten kurdele ile değiştirerek kadınsılaştırdığı lastik bir pabuç geçirdi ayağına. Bütün gözler, masasına oturacakken düğmesini açtığı ceketinin içindeki incecik kumaşın ufacık bir hareketiyle ortaya dökülen memelerine takılmıştı. Koca memeli bir kadın değildi fakat dekoltesini nasıl servis edeceğini çok iyi biliyordu. 

Santraldeki minik bedenli, oğlan çocuğu görünümlü Betül ile sürekli ona akıl hocalığı yapan Hakan beyin sekreteri atmış beşlik Jülide’nin dışında herkesin erkek olduğu bir ofiste, çok tehlikeli bir varlık sergiliyordu bu halleriyle. Açık saçık ve frapan giyinmez, ortama uyum sağlasın diye de maskülen giyinmeyi özellikle tercih ederdi. Uyumun çok da derdinde değildi aslında. Rahat ve sakin bulduğu her şeyi giyinebilirdi. Ama mutlaka bir yerlerden fırlayan bir kısım meme, kapalı bluzların altından beliren meme ucu ya da dizine kadar olan yırtmacın bir oturuş pozisyonunda kalçalara kadar sıyrılması gibi hainliklerle eğlenmeyi seviyordu. 

Etrafındaki izinsiz bakışlar yüzünden kendini kafes hayvanı gibi hissettirenlerle eğlenmek de onun hakkıydı sonuçta. Madem onu, içinde yaşamak zorunda bırakıldığı bu görünmez parmaklıklar içerisine mahkûm etmişlerdi, kendi hücresinde istediğini yapabilirdi. Gözleriyle onu soyanların tuvalette geçirdikleri ekstra vakitlerde ortam daha az erkek koktuğu için kahvesini çok daha büyük bir keyifle yudumlayabilirdi…

“İş dünyası, sadece erkeklerin dünyasıdır diye bir şey yok. Kadınların da pekâlâ o masanın üzerinde -erkeklerin hayal ettiğinin dışında- ne çok şey yapabildiğini görmekten mutsuz olan insanlar var maalesef…” diyen iç sesini susturdu ve çalışmak için bilgisayarının düğmesine bastı. O anda kapısı tıklatıldı.

...

Burada ara vermeliydi yazmaya. Bundan sonrasını için sert bir kahveye ihtiyacı olabilirdi ancak kuzine sobanın üzerinde demlenen Etiyopya, ona göz kırpıyordu. Meyvemsi bir kahve de hiç fena olmazdı. Herkesin zehir gibi acı çaydan içtiği bir memlekette bu kahveler olmasaydı yaşayamazdı herhâlde. 

“Bir gün herkese, kahve içmeyi sevdirecek bir tarifim olacak.” dedi ve kokusunu içine çeke çeke fincanını kahveyle doldurdu. Tekrar yazmaya başlamadan önce kafasındaki kelimelerin de sakinliğe ihtiyacı vardı. Pencerenin önündeki koltuğuna oturdu, dağlara ve onları örten bulutların ardındaki gökyüzüne baka baka yudumladı kahvesini. Birazdan bir de yürüyüşe çıktı mıydı, her şey tamam olacaktı…

Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.